Pazartesi , Eylül 25 2017
Ana Sayfa / Osho Kitapları / Ego-4 İdealler -2

Ego-4 İdealler -2

Bana öyle geliyor ki insanlar için sadece kendileri olmak yeterli hissettirmiyor. Niçin çoğu insanda sadece basit insanlar olmaktansa, güce ve prestije ve bunun gibi şeylere ulaşmak için böylesi bir tutku var?

Bu karmaşık bir soru, bunun iki yönü var. Ve her ikisinin de anlaşılması gerekir. Birincisi: Sen asla anne baban, öğretmenler, komşular, toplum tarafından kendin olarak kabul edilmedin. Herkes seni geliştirmeye, seni daha iyi yapmaya çalışıyordu. Herkes tüm insanların yapmaya meyilli olduğu kusurlara, hatalara, yanlışlara, zayıflıklara, güçsüzlüklere parmak basıyordu. Hiç kimse senin güzelliğini vurgulamadı, hiç kimse senin zekânı vurgulamadı, hiç kimse senin ihtişamını vurgulamadı.

Sadece canlı olmak öylesine büyük bir armağandır ki fakat kimse hiçbir zaman sana varoluşa şükran duymanı söylemedi. Tam aksine herkes somurtkandı, şikâyetçiydi. Doğal olarak şayet yaşamının ta en başından itibaren seni çevreleyen her şey olman gereken şey olmadığını söylerse, izlemek zorunda olduğun ve olmak zorunda olduğun büyük idealler vermeye devam ederse, senin olduğun hal asla onurlandırılmaz. Onurlandırılan şey senin geleceğindir: Şayet sen saygıdeğer, güçlü, zengin, entelektüel, sadece herhangi birisi değil bir şekilde ünlü birisi olabilirsen.

Sana karşı yapılan kesintisiz koşullandırma sende şöyle bir fikir oluşturmuştur: “Ben olduğum halimle yeterli değilim bir şeyler eksik ve başka bir yerde olmalıyım burada değil. Olmam gereken yer bu değil, daha yüksek, daha güçlü, daha hükümran, daha saygıdeğer, daha tanınmış bir yer.”

Bu hikâyenin yarısıdır. Çirkindir, böyle olmaması gerekir. İnsanlar sadece birazcık daha nasıl anne olunacağı, nasıl baba olunacağı, nasıl öğretmen olunacağı konusunda zeki olsalardı bu basitçe ortadan kaldırılabilirdi.

Çocuğu şımartmana gerek yok. Onun öz saygısına, onun kendisini kabulüne gelişmesi için yardım etmen gerekir. Oysa tam tersine sen gelişim için bir engel haline geliyorsun. Bu çirkin kısımdır ama basit kısımdır. Bu ortadan kaldırılabilir çünkü olduğun şey olmaktan sorumlu olmadığını doğanın seni bu şekilde yaptığını görmek; o kadar basit ve mantıklıdır ki. Şimdi dökülmüş olan süt için gereksizce ağlamak aptallıktan başka bir şey değildir.

Ancak ikinci kısmı son derece önemlidir. Tüm bu koşullanmalar kaldırılmış bile olsa —sendeki tüm programlar silinse, zihninden tüm bu fikirler alınsa bile—o zaman da sen yine yetersiz olduğunu hissedeceksin; ancak bu bütünüyle farklı bir tecrübe olacaktır. Sözcükler aynı olacaktır fakat deneyim farklı olacaktır.

Sen yeterli değilsin çünkü sen daha fazlasısın. Ünlü, saygıdeğer, güçlü, zengin olmak artık bir mesele olmaktan çıkacaktır. Artık böyle şeyler ilgini çekmeyecek. Senin ilgilendiğin şey varlığının sadece bir tohum olması olacak. Doğduğunda sen bir ağaç olarak doğmadın, sen sadece bir tohum olarak doğdun ve sen çiçek açmaya başlayacağın noktaya kadar gelişmelisin ve bu çiçeklenme senin tatminin, senin doyumun olacak.

Bu çiçek açmanın güçle hiç ilişkisi yoktur, parayla ilişkisi yoktur, politikayla ilişkisi yoktur. Onun kesinlikle seninle bir alakası vardır; bu bireysel bir gelişimdir. Ve bunun için diğer koşullanma bir engeldir, o bir çarpıtmadır, o gelişim için var olan doğal özlemin kötüye kullanılmasıdır.

Her çocuk sevgiyle, şefkatle, dinginlikle dolu tamamıyla gelişmiş bir insan haline gelmek ve gelişmek üzerine doğar. O kendi içinde bir kutlama haline gelmelidir. Bu rekabetle alakalı bir şey değildir, kıyaslamakla alakalı bir şey dahi değildir.

Ancak ilk çirkin koşullanma seni yolundan saptırır çünkü büyüme isteği, daha çoğu haline gelme dürtüsü, genişleme dürtüsü toplum tarafından, menfaat grupları tarafından kullanılır. Onlar bunun yönünü değiştirir. Onlar senin zihnini doldururlar böylelikle sen bu dürtünün daha çok para kazanmak olduğunu, bu dürtünün siyasette, eğitimde her şekilde en tepede olmak anlamına geldiğini düşünürsün. Nerede olursan ol en tepede olmak zorundasın; bundan azı olduğunda sen iyi gitmediğini hissedeceksin, çok derin bir aşağılık kompleksi hissedeceksin.

Tüm bu koşullanma bir aşağılık kompleksi üretir çünkü o senin üstün haline gelmeni, başkalarından daha üstün olmanı ister.

O sana rekabeti, kıyaslamayı öğretir.

O sana şiddeti, savaşı öğretir.

O sana araçların önemli olmadığını, önemli olanın sonuç olduğunu; başarının hedef olduğunu öğretir.

Ve bu çok kolaylıkla yapılabilir çünkü sen zaten bir gelişme dürtüsüyle, başka bir yerde olma dürtüsü ile doğarsın. Bir tohum çiçek haline gelmek için çok uzaklara yol almak zorundadır. Bu kutsal bir yolculuktur. Bu dürtü güzeldir. Bu doğanın kendisi tarafından verilmiştir. Fakat toplum bugüne kadar son derece kurnaz olmuştur; o senin doğal içgüdünü toplumsal bir faydaya dönüştürür, çevirir, yönlendirir.

Bu iki yön sana nereye gidersen git bir şeyin eksik olduğu duygusunu veriyor; sen bir şey kazanmak, bir şey elde etmek, bir kazanan, bir tırmanan olmak zorundasın.

Şimdi senin zekâna, neyin senin doğal dürtün ve neyin toplumsal koşullanma olduğunu netleştirmek için ihtiyaç var. Toplumsal koşullanmayı sök at —o tamamen pisliktir— bu sayede doğa saf ve kirlenmemiş kalır. Ve doğa her zaman için bireycidir.

Sen gelişeceksin ve sen çiçek açacaksın ve senin güllerin olabilir. Başka birisi gelişebilir ve çuha çiçekleri olacaktır. Senin güllerin olduğu için daha üstün değilsin; onun çuha çiçekleri olduğu için daha aşağılık değil. Her ikiniz de çiçek açtınız, önemli olan nokta budur. Ve bu çiçek açma çok derin bir tatmin verir. Tüm hayal kırıklıkları, tüm gerginlik kaybolur; çok anlayışın ötesine geçen yoğun bir huzur içini kaplar. Ancak ilk olarak senin toplumsal pisliği tamamıyla söküp atman gerekir; aksi taktirde o seni rahatsız etmeye devam edecektir.

Sen zenginliğe sahip olmayı değil, zengin olmalısın. Zenginlik başka bir şeydir. Bir dilenci zengin olabilir ve bir imparator fakir olabilir. Zenginlik varlığın bir niteliğidir.

Büyük İskender, sadece tek bir lambası olan —bu onun yegâne sahip olduğu şeydi — çıplak bir dilenci Diyojen ile buluştu. Ve o, gündüz vakti bile lambasını yanar halde tutuyordu. O açıkça garip bir şekilde davranıyordu; İskender bile ona, “Niçin bu lambayı gündüz de açık tutuyorsun?” diye sormak zorunda kaldı.

Lambasını kaldırdı ve İskender’in yüzüne baktı ve “Gece gündüz gerçek insanı arıyorum ve onu bulamıyorum” dedi.

İskender kendisine, dünya fatihine böyle bir şeyin çıplak bir dilenci tarafından söylenebilmesinden şok olmuştu. Fakat o Diyojen’in çıplaklığının içinde çok güzel olduğunu görebiliyordu. Gözleri öylesine dingin, yüzü öylesine huzurlu, sözleri öylesine otoriter, varlığı öylesine serin, sakin ve yatıştırıcıydı ki İskender hakarete uğramış hissetmesine rağmen ona karşılık veremedi. Adamın mevcudiyeti o kadar çoktu ki İskender onun yanında bir dilenci gibi görünüyordu. Günlüğünde, “İlk kez zenginliğin paraya sahip olmak dışında bir şey olduğunu hissettim. Zengin bir adam görmüştüm” diye yazmıştı.

Zenginlik senin içtenliğindir, samimiyetindir, hakikatindir, sevgindir, yaratıcılığındır, duyarlılığındır, meditasyon halindir. Bu senin gerçek refahındır.

Toplum senin başını sıradan şeylere doğru çevirmiştir. Ve sen başının yerinden oynatıldığını tamamıyla unutmuşsundur. Gerçekleşmiş bir öyküyü anımsıyorum…

Hindistan’da adamın biri motosikletle gidiyordu ve çok soğuktu bu yüzden paltosunun arkası önüne gelecek şekilde giymişti çünkü göğsü çok üşüyordu ve rüzgâr doğrudan ona çarpıyordu. Yolun diğer tarafından bir sardar (Ç.N. Sihler için kullanılan saygıdeğer bir sıfat) geliyordu. Sardar‘lar basit insanlardır. Gözlerine inanamadı çünkü şöyle düşündü: “Bu adamın başı ters tarafta!”

O kadar korkmuştu ki yakınlaştıkça motosikletiyle zavallı adamın üzerine doğru devrildi ve adam yere düştü ve neredeyse bilincini kaybetti. Sardar yakından baktı ve “Aman Tanrım bu adama ne olmuş? Şehir çok uzakta hastane çok uzakta ama mutlaka bir şey yapmalı” dedi.

Sardar‘lar Hindistan’daki en güçlü kuvvetli insanlardır. Ve zavallı adam bilinçsizdi. O da adamın kafasını paltosuna göre doğru yere yerleştirdi. Tam o an polis arabası oraya ulaştı ve polis, “Neler oluyor?” diye sordu.

“Tam zamanında geldiniz, şu adama bakın: Motorundan düşmüş” dedi. “Canlı mı, ölmüş mü?” diye sordular.

“Adamın başı yanlış pozisyondayken yaşıyordu onun kafasını doğru pozisyona çevirdiğim zaman nefes alması durdu” dedi Sardar.

Polisler, “Sen sadece kafa ile biraz fazla ilgilenmişsin. Kafanın değil, paltonun yanlış yerde olduğunu görmemişsin!” dedi.

“Biz yoksul ve basit insanlarız. Bugüne kadar hiçbirisini düğmeleri arkasında bir palto giyerken görmemiştim. Bir kaza olduğunu düşündüm. Bilinçsiz olmasına rağmen nefes alıyordu. Başını çevirdim. Biraz zor oldu ama bir şey yapmak istediğimde yaparım. Yaptım ve başını paltoya tam olarak uyar hale gelene kadar çevirdim. O zaman nefes alması durdu. Garip bir adamcağız!” dedi.

Senin kafan, senin zihnin, pek çok insan tarafından senin nasıl olman gerektiği konusundaki kendi fikirlerine göre pek çok yöne doğru çevrilmiştir. Kötü bir niyet yoktu. Anne baban seni sevdi, öğretmenlerin seni sevdi, toplumun senin bir şey olmanı istedi. Onların niyetleri iyiydi fakat onların anlayışı çok kıttı. Onlar senin bir çuha çiçeğini, gül ya da tam tersini yapamayacağını unutmuşlardı.

Yapabileceğin tek şey güllerin daha büyük, daha renkli, daha hoş kokulu olarak gelişmesine yardım etmektir. Renklerin ve kokuların dönüşmesi için gerekli olan her türlü maddeyi —ihtiyaç duyulan gübreyi, doğru toprağı, doğru zamanda doğru olan sulamayı — verebilirsin. Fakat bir gül goncasının nilüfer üretmesini sağlayamazsın.

Ve sen şayet gül goncasına, “Sen nilüfer haline gelmek zorundasın” —ve elbette nilüferler büyüktür ve güzeldir— fikrini aşılamaya başlarsan sen sadece bu goncanın asla nilüfer üretememesine yardımcı olacak bir yanlış koşullandırma yapıyorsun. Ve ayrıca onun tüm enerjisi yanlış bir yola yönlendirilecektir. Böylelikle o gül bile üretemeyecektir. Çünkü o gül yapacak enerjiyi nereden bulacaktır? Ve nilüferler, güller olmayınca elbette ki bu zavallı gonca sürekli olarak boş, hayal kırıklığına uğramış, değersiz, çorak hissedecektir.

Ve insanların başına gelen şey budur. Tüm iyi niyetlerle insanlar senin zihnini döndürür. Daha iyi bir toplumda, daha anlayış sahibi insanlarla kimse seni değiştirmeyecek. Herkes senin kendin olmana yardım edecek. Ve kendin olmak dünyadaki en zengin şeydir. Kendin olmak sana tatmin olmuş hissetmek için ihtiyaç duyduğun, hayatını anlamlı, önemli kılabilecek her şeyi verir.

Sadece kendin olmak ve kendi doğana uygun bir şekilde gelişmek alnına yazılmış olanın gerçekleşmesini sağlar.

Dolayısıyla bu dürtü kötü değildir fakat yanlış nesnelere doğru yönelmiştir. Ve sen ne kadar niyetleri iyi de olsa hiç kimse tarafından maniple edilmemek için dikkatli olmak zorundasın. Kendini, sürekli olarak sana şu ol, bu ol diye tavsiyelerde bulunan çok sayıdaki iyi niyetli, iyiliksever insanlardan kurtar. Onları dinle ve onlara teşekkür et. Onlar zarar vermek istemiyor fakat olan şey zarardan başka bir şey değil.

Sen sadece kendi kalbini dinle; senin yegâne öğretmenin odur.

Hayatın gerçek yolculuğunda kendi sezgin senin yegâne öğretmenindir.

Sezgi anlamına gelen İngilizce intuition sözcüğüne hiç dikkat ettin mi? O ders anlamına gelen tuition ile aynıdır. Ders (tuition) dışardan öğretmenler tarafından verilir; sezgi (intuition) kendi doğan tarafından içerden verilir. Kendi içinde rehberine sahipsin. Birazcık cesaretle bir daha asla değersiz olduğunu hissetmeyeceksin. Bir ülkenin cumhurbaşkanı olmayabilirsin, bir başbakan olmayabilirsin, Henry Ford olmayabilirsin ama buna gerek yok. Çok iyi bir şarkıcı olabilirsin, güzel bir ressam olabilirsin. Ve ne yaptığının önemi yoktur… Çok muhteşem bir ayakkabıcı olabilirsin.

Abraham Lincoln Amerikan başkanı olduğunda… Babası ayakkabıcılık yapmaktaydı ve tüm Senato bir ayakkabıcının oğlu en zengin insanlara, daha çok parası olduğu için, uzun zamandır tanınmış olan ailelerden geldikleri için üstün hisseden üst sınıf insanlara başkanlık edeceği için biraz utanç hissediyordu. Tüm Senato utanç, öfke, bir şekilde rahatsızlık hissediyordu; hiç kimse Lincoln başkan olduğu için mutlu değildi. Son derece ukala, burjuva olan bir adam, Lincoln Senato’ya ilk konuşmasını yapmadan önce ayağa kalktı. Ve şöyle dedi: “Bay Lincoln, siz başlamadan önce bir ayakkabıcının oğlu olduğunuzu hatırlatmak isterim.” Ve tüm Senato güldü. Onlar Lincoln’ü aşağılamak istediler; onu yenemezlerdi fakat onu aşağılayabilirlerdi. Ancak Lincoln gibi bir adamı aşağılamak zordur.

Adama, “Ölmüş olan babamı bana hatırlattığınız için size son derece müteşekkirim. Sizin tavsiyenizi her zaman hatırlayacağım. Babamın ayakkabıcılığında olduğu gibi muazzam bir başkan olamayacağımı biliyorum” dedi. Lincoln’ün konuya yaklaşımı sayesinde çıt çıkmıyordu.

Ve adama, “Bildiğim kadarıyla babam sizin ailenize de ayakkabılar yapıyordu. Şayet ayakkabılar ayağınızı vurursa ya da başka sorunlar varsa —her ne kadar muhteşem bir ayakkabıcı olmasam da çocukluğumdan beri sanatı babamla birlikte öğrenmişimdir — onları halledebilirim. Ve bu Senato’daki herkes için geçerlidir; şayet ayakkabıları babam yaptıysa ve herhangi bir sorun varsa, herhangi bir tamir gerekiyorsa ben her zaman buradayım. Sadece şurası kesin ki ben çok iyi olamam. Onun dokunuşu altındandı” dedi. Ve muhteşem babasının anılarıyla gözlerinden yaşlar aktı.

Hiç önemi yoktur sen üçüncü sınıf bir başkan olabilirsin, sen birinci sınıf bir ayakkabıcı olabilirsin. Tatmin edici olan senin yaptığın işten keyif alman, tüm enerjini onun içine koyman, başka birisi olmak istememen, olmak istediğin şeyin bu olması, doğanın bu dramda sana oynaman için verdiği tirat için aynı fikirde olman ve onu bir başkan ya da bir imparatorla değiştirmeye istekli olmamandır. Gerçek zenginlik budur. Gerçek güç budur.

Şayet herkes kendisi olarak büyürse tüm yeryüzünün, muazzam kudrete, zekâya, anlayışa sahip güçlü ve yuvaya varmış olmanın coşkusuna ve tatminine sahip insanlarla dolu olduğunu göreceksin.

Hakkında Ali Gülkanat

Biliyoruz ki; KELEBEK ETKİSİ: ”Ankara’da bir kelebeğin kanat çırpması, Diyarbakır’da da fırtına kopmasına neden olabilir. Farklı bir örnekle bu, bir kelebeğin kanat çırpması, ülkenin yarısını dolaşabilecek bir kasırganın oluşmasına neden olabilir.”

13 yorumlar

  1. KURTULUŞ BERKİN

    Paslanacağımıza, yıpranalım! R. Camberlang