Ana Sayfa / Osho Kitapları / Ego-3 İdealler

Ego-3 İdealler

Annesine, “Babam da bir kutup ayısı mıydı?”

diye soran küçük bir kutup ayısı vardı.

“Elbette senin baban da bir kutup ayısıydı.”

“Fakat” diye bir süre sonra devam etti ufaklık

“Anne, sadece bana dedem de bir kutup ayısı mıydı söyler misin?”

“O da bir kutup ayısıydı.”

Zaman geçer ve ufaklık annesine sormaya devam eder.

İyi ama ya benim büyük-büyükbabam? O da bir kutup ayısı mıydı?”

“Evet öyleydi fakat niye soruyorsun?”

“Çünkü donuyorum.”

Osho, babamın bir kutup ayısı olduğu söylendi. Büyükbabamın da bir kutup ayısı olduğu söylendi, büyük-büyükbabamın da bir kutup ayısı olduğu söylendi. Fakat donuyorum bunu nasıl değiştirebilirim?

Babanı tanımıştım ve büyükbabanı tanımıştım ve büyük-büyükbabanı da tanımıştım. Ve onlar da donuyordu. Ve onların anneleri de aynı hikâyeyi onlara anlatıyordu. Baban bir kutup ayısıydı ve büyükbaban bir kutup ayısıydı ve büyük-büyükbaban da bir kutup ayısıydı.

Eğer donuyorsan, donuyorsun. Bu hikâyelerin bir yararı olmayacak. Bu basitçe kutup ayılarının bile donduğunu kanıtlar. Gerçeğe bak ve geleneklere yönelme ve geçmişe gitme. Eğer donuyorsan donuyorsundur. Ve bu, senin bir kutup ayısı olman bir teselli falan değildir.

Bu teselliler insanlığa verilmiştir. Sen ölürken ölürsün; birisi gelir ve şöyle der, “Korkma; ruh ölümsüzdür.” Şimdi sen ölüyorsun.

Yolun ortasında düşüp ölmekte olan bir Yahudi duymuştum. Bir kalp krizi idi. Bir kalabalık toplandı ve dindar birilerini aradılar, dindar bir insan, bir rahip çünkü adam ölüyordu. Adamın kim olduğunu bilmeden bir Katolik rahip çıkageldi. Ölen adama yaklaştı ve şöyle dedi “İnanıyor musun? Üçlü birliğe inandığını beyan ediyor musun: Tanrı Baba, Kutsal Ruh ve Oğul İsa Mesih?”

Ölmekte olan Yahudi gözlerini açtı, “Ben ölüyorum ve o ise bana bilmece soruyor. Şimdi benim bu üçlemeyle ne yapmam gerekiyor? Ölüyorum. Sen ne saçmalıyorsun?” dedi.

Bir insan ölüyor ve sen onu, ruh ölümsüz diye teselli edersin. Bu tesellilerin bir yararı yok. Birisi acı çekiyor ve sen ona, “Acı çekme, bu sadece psikolojik” diyorsun. Bu nasıl yardımcı olsun? Onu daha da mutsuzlaştırıyorsun. Bu teorilerin pek bir faydası yoktur. Onlar teselli olmaya, kandırılmaya çalışılır.

Eğer donuyorsan donuyorsundur. Baban bir kutup ayısı mı diye sormaktansa bazı egzersizler yap. Zıpla, koş ya da dinamik meditasyon yap; ve donmayacaksın, sana söz veriyorum. Babanı ve büyük babanı ve büyük-büyükbabanı tamamen unut. Sadece kendi gerçeğini dinle. Eğer donuyorsan o zaman bir şey yap. Ve bir şey her zaman yapılabilir. Ancak bu yol değil; sen yanlış yoldasın. Sen sürekli sormaya ve sormaya devam edebilirsin ve elbette zavallı anne seni teselli etmeye devam edecek.

Soru güzel, çok anlamlı, son derece önemli, insanlık böyle acı çekiyor. Acıyı dinle. Problemin içine bak ve problemin dışında herhangi bir çözüm aramaya çalışma. Problemin içine doğrudan bak ve her zaman orada çözümler bulacaksın. Sorunun içine bak; cevabı isteme.

Örneğin sürekli olarak, “Ben kimim?” diye sorabilirsin. Hıristiyan’a gidebilirsin ve o sana “Sen Tanrı’nın bir evladısın ve Tanrı seni çok seviyor” diyecektir. Ve senin aklın karışacak çünkü Tanrı seni nasıl sevebilir?

Bir din adamı Nasrettin Hocaya “Tanrı seni çok Seviyor” dedi.

“O beni nasıl sevsin? Beni tanımıyor bile” dedi.

Ve din adamı, “Bu yüzden seni sevebilir. Biz seni tanıyoruz. Biz seni sevemiyoruz; çok zor” dedi.

Yahut Hindulara gidip sorabilirsin ve onlar sana “Sen Tanrının kendisisin” derler. Tanrının oğlu değil, sen Tanrı’nın kendisisin. Fakat senin hâlâ baş ağrın ve migrenin var ve senin Tanrının nasıl migreni olabileceği konusunda kafan karışık. Ve bu problemi çözmez.

“Ben kimim?” diye sormak istersen hiç kimseye gitme. Sessizce otur ve kendi varlığına derinlemesine sor. Sorunun yankılanmasına izin ver. Sözel olarak değil. Varoluşsal olarak sorunun kalbini delen bir ok gibi olmasına izin ver: “Ben kimim?” Ve soru ile birlikte hareket et.

Ve onu cevaplamak için acele etme çünkü onu cevaplarsan bu cevap başka birisinden — bir din adamından, bir politikacıdan, bir gelenekten— gelmiş olacaktır. Hafızandan yanıtlama çünkü hafızan bütünüyle ödünç alınmıştır. Senin hafızan tıpkı bir bilgisayar gibi son derece ölüdür. Senin hafızanın bilmekle hiçbir alakası yoktur. O senin içine yerleştirilmiştir. Bu yüzden sen “Ben kimim?” diye sorduğunda hafızan, “Sen büyük bir ruhsun” derse dikkatli ol. Tuzağa düşme. Tüm bu pisliği, tüm bu kokuşmuşluğu reddedebilirsin sadece reddedebilirsin.

Sen sadece “Ben kimim?… Ben kimim?… Ben kimim?..-” diye sormaya devam et ve bir gün göreceksin ki soru da kaybolmuş. Sadece bir susuzluk kalmış: “Ben kimim?” gerçekten soru değil, bir susuzluk — tüm varlığın susuzluktan titriyor— “Ben kimim?”

Ve bir gün göreceksin ki sen dahi orada değilsin: Sadece susuzluk mevcut. Ve varlığının bu yoğun, tutkulu halinin içindeyken ansızın bir şeyin infilak ettiğini fark edeceksin. Ansızın sen kendinle yüz yüze gelmişsindir. Ve sen kim olduğunu bilirsin.

Babana, “Ben kimim?” diye sormanın bir yolu yoktur. O kendisi de kim olduğunu bilmiyor. Büyükbabana ya da büyük-büyükbabana sormanın bir yolu yoktur. Sorma! Annene sorma, topluma sorma, kültüre sorma, medeniyete sorma.

Kendi, en derinindeki özüne sor.

Hakikaten cevabı bilmek istiyorsan içeriye doğru yönel ve bu içe yönelik tecrübeden değişim gelir.

Bunu nasıl değiştirebilirim?” diye soruyorsun. Onu değiştiremezsin. Önce kendi gerçeğinle yüzleşmek zorundasın ve bu yüzleşmenin ta kendisi seni değiştirecek.

Bir gazeteci, devletin desteklediği bir huzurevindeki yaşlı, çok yaşlı bir adamdan insanların ilgisini çekebilecek bir hikâye çıkarmaya çalışıyordu.

“Amca, unutmuş olduğun bir akrabanın sana beş milyon dolar bırakmış olduğunu bildiren bir mektup alsaydın nasıl hissederdin?” diye aceleyle sordu gazeteci.

“Evlat, hâlâ doksan dört yaşında olurdum” diye ağırdan alarak cevap geldi.

Anladın mı? Yaşlı adam, “Ben doksan dört yaşındayım. Beş milyon dolar alsam bile onla ne yapacağım ki? Yine doksan dört yaşında olacağım” diyor.

Buda’nın söylediğinin, Mahavira’nın söylediğinin, İsa’nın söylediğinin sana bir faydası yok. Sen donuyorsun; sen hâlâ doksan dört yaşındasın. Dünyanın tüm bilgileri başından aşağıya dökülse bile bunun bir faydası olmayacak: Sen hâlâ donuyorsun; sen hâlâ doksan dört yaşındasın. Senin içinde bazı deneyimler, varlığını dönüştürecek birtakım yaşamsal tecrübeler ortaya çıkmadıkça ve sen yeniden genç, yeniden canlı hale geçmedikçe hiçbir şeyin kıymeti yok.

Bu yüzden başkalarına sorma. Öğrenilecek ilk ders budur. Kendine sor. Ve o zaman da hatırla —çünkü diğerleri oraya çoktan cevaplar koymuştur, o yüzden bu cevaplar geliyor olacak— bu cevaplardan uzak dur. Soru senindir, bu yüzden hiç kimsenin cevabının bir faydası dokunamaz.

Soru senindir; cevap da senin olmak zorundadır.

Buda içmiştir ve tatmin olmuştur. İsa içmiştir ve esrimiştir. Ben içtim fakat bunun senin susuzluğuna ne faydası olacak? Senin kendinin içmesi gerekecektir.

Bir gün bir imparator, büyük bir sufi mistiğinin huzuruna çıkıp kendileri için dua etmesini istemişti. Mistik geldi fakat dua etmeyi reddetti “Bu imkânsız. Sizin için nasıl dua edebilirim?” dedi. “Kişinin kendisi için yapması zorunlu olan birkaç şey vardır. Örneğin bir kadınla sevişmek isterseniz bunu kendiniz yapmak zorundasınız. Bunu sizin adınıza ben yapamam. Ya da burnunuzu sümkürmek isterseniz bunu kendiniz yapmalısınız. Sizin adınıza ben kendi burnumu sümküremem; bunun hiçbir faydası olmayacaktır. Dua da böyledir. Sizin için nasıl dua edebilirim? Siz dua edin. Ben kendim için dua edebilirim” dedi mistik. Ve gözlerini kapattı ve muhteşem bir duanın içine girdi.

Senin için yapabileceğim şey budur. Benim için problem kayboldu. Fakat o başka hiç kimsenin cevabıyla kaybolmadı. Hiç kimseye sormadım. Aslında tüm gayret başkalarının —son derece cömertçe— vermiş olduğu tüm cevaplardan vazgeçmek olmuştur.

İnsanlar sana tavsiyede bulunmaya devam eder durur. Onlar kendi tavsiyelerinde çok cömerttir. Onlar başka hiçbir şey konusunda cömert olmayabilirler. Ancak tavsiye konusunda onlar son derece cömerttir, muazzam insanlardır. Sen sor ya da sorma onlar, tavsiye vermeye devam ederler.

Tavsiye çok fazla miktarda sunulan ve asla alınmayan yegâne şeydir. Hiç kimse onu almaz.

Bir ağacın altında oturan iki serseri olduğunu duymuştum. Bir tanesi, “Ben bu hale düştüm çünkü hiç kimsenin tavsiyesini hiçbir zaman dinlemedim” diyordu.

Ve diğeri ise, “Kardeşim, ben bu hale düştüm çünkü herkesin tavsiyesine uydum” dedi.

Yolculuk sana ait olmak zorunda.

Sen donuyorsun, biliyorum. Sen acı çekiyorsun, hayat zor biliyorum. Ve senin için hiçbir tesellim yok. Ve seni teselli etmeye inanmıyorum çünkü tüm teselliler bir ertelemeye dönüşür. Anne yavru ayıya, “Evet, baban bir kutup ayısıydı” der. Ve bir süreliğine o donmamaya çalışır çünkü kutup ayılarının donmaması gerekir fakat bunun bir yararı yoktur. Yeniden sorar, “Anne, büyükbabam da bir kutup ayısı mıydı?” O, “Benim atalarımda yanlış giden bir şey mi vardı bu yüzden mi donuyorum?” diye bilmeye çalışıyordu. Ve anne şöyle der, “Evet, büyükbaban da bir kutup ayısıydı.” Yine o, donmayı ertelemeye çalışır ama onu erteleyemezsin. Birazcık uzatabilirsin; o yine oradadır. Gerçeklikten kaçılamaz.

Teorilerin pek bir faydası olmaz. Teorileri unut ve olguları dinle. Sen mutsuz musun? O zaman mutsuzluğun içine bakmak gerekir. Öfkeli misin? Bu öfkenin içine bakmak zorundasın. Cinsellik mi hissediyorsun? O zaman başkalarının onun hakkında söylediklerini unut; sadece kendi içine bak. Bu senin hayatın ve onu yaşamak durumundasın. Ödünç alma. Asla ikinci el olma. Tanrı birinci el insanları sever. Onun karbon kopyaları sevdiği hiç görülmemiştir. Sen ilk elden ol, orijinal ol, kendine özgü ol, birey ol, kendin ol. Ve problemlerinin içine bak.

Ve sana söyleyebileceğim sadece tek bir şey var. Çözüm probleminin içinde gizlenmiştir. Problem sadece bir tohumdur. Şayet onun içine derinlemesine inersen, çözüm onun içinden fışkıracaktır. Senin cehaletin tohumdur. Şayet onun derinine inersen onun içinden bilgi çiçekleri açacaktır. Senin donman, senin titremen problemdir. Onun içine gir ve onun içinden sıcaklık ortaya çıkacaktır.

Aslında sana her şey verilmiştir: Soru ve cevabın her ikisi de, problem ve çözümün her ikisi de, cehalet ve bilgeliğin her ikisi de. Sadece içeriye doğru bakman gerekir.

Hakkında Ali Gülkanat

Biliyoruz ki; KELEBEK ETKİSİ: ”Ankara’da bir kelebeğin kanat çırpması, Diyarbakır’da da fırtına kopmasına neden olabilir. Farklı bir örnekle bu, bir kelebeğin kanat çırpması, ülkenin yarısını dolaşabilecek bir kasırganın oluşmasına neden olabilir.”

13 yorumlar

  1. Daha iyi olmaya çalışmayan, iyi olarak da kalamaz. Cromwell