Cumartesi , Ağustos 19 2017

Ego -2

Her zaman egomuz aracılığıyla mı eylemde bulunuyoruz yoksa ondan özgür olduğumuz anlar da var mıdır?

Ego bir kurmaca olduğu için ondan özgür olduğun anlar vardır. O bir kurgu olduğundan sadece sen onu desteklediğin sürece var olabilir. Kurmaca bir şeye çok özen göstermek gerekir. Hakikatin hiçbir çabaya ihtiyacı yoktur, hakikatin güzelliği budur. Fakat bir kurmaca? Sürekli onu boyamak, ona şuradan ya da buradan destek olmak zorundasın. Ve o buna rağmen sürekli çöker. Bir tarafı desteklemeyi başarana kadar, diğer taraf çökmeye başlar.

Egoizm ile hızla  çıkılan merdivenlerden yine aynı hızla aşağı ineceksin.

Ve insanların tüm yaşamları boyunca yapmayı sürdürüp durdukları şey budur: Kurmaca olanı hakikatmiş gibi göstermeye çalışmak. Çok paraya sahip ol, o zaman daha büyük bir egon olabilir, yoksul adamdan biraz daha katı bir ego. Fakir adamın egosu incedir; o kalın bir egonun bedelini ödeyemez.  Bir ülkenin  başbakanı ya da başkanı ol ve senin egon en uç noktaya kadar şişer. O zaman ayakların yere basmaz.

Tüm hayatımız, güç, prestij, para, şu ve bu arayışımız bir şekilde bu kurmacayı sürdürebilmek için yeni bir destek arayışı, yeni bir payanda arayışından başka bir şey değildir.

Ve her zaman sen ölümün geldiğini biliyorsun. Ne yaparsan yap ölüm onu yok edecektir. Fakat yine de kişi umuda karşı umut beslemeye devam eder; belki diğer herkes ölebilir ama sen değil.

Ve aslında bir anlamda bu doğrudur. Her zaman sen diğer insanları ölürken görmüşsündür, asla kendini ölürken görmemişsindir. Bu yüzden o, doğruymuş, mantıklıymış gibi gözükür. Şu kişi ölür, bu kişi ölür ve sen asla ölmezsin. Sen her zaman onlar için üzülürsün, sen her zaman onlara elveda demek için mezarlığa gidersin ve sonra yeniden eve dönersin.

Bu seni kandırmasın çünkü tüm bu insanlar da aynı şeyi yapıyordu. Ve hiç kimse istisna değildir. Ölüm gelir ve senin isminin, senin şanının tüm kurmacasını yok eder. Ölüm gelir ve basitçe her şeyi siler; ayak izleri bile kalmaz. Hayatımız aracılığıyla yaptığımız şey her ne olursa olsun suyun üzerine yazı yazmaktan başka bir şey değildir; kuma bile değil suyun üzerine. Henüz sen onu yazmadın bile ve o kayboldu. Onu okuyamazsın bile; sen onu okuyana kadar o gitmiştir.

Fakat biz bu şatoları boşluğa kurmak için çabalamayı sürdürürüz. Bu bir kurmaca olduğu için onun sürekli olarak ayakta tutulmaya, sürekli çabaya gece ve gündüz ihtiyaç vardır. Ve hiç kimse yirmi dört saat boyunca bu kadar dikkatli olamaz. Bu nedenle sana rağmen, egonun bir engel olarak iş görmediği anlarda gerçekliği anlık olarak fark ettiğin zamanlar olur. Egonun kafesinin olmadığı anlar vardır; sana rağmen, unutma. Herkesin arada bir böyle anları vardır.

Örneğin her gece derin uykuya daldığın zaman ve uyku rüya dahi göremeyeceğin kadar derin olduğunda, o zaman ego artık bulunmaz; tüm kurmacalar gitmiştir. Derin, rüya görülmeyen uyku bir tür küçük ölümdür. Rüyanın olmadığı uykuda ego tamamıyla kaybolur çünkü düşünce yokken, rüya yokken nasıl bir kurmacayı taşıyacaksın. Fakat rüyasız uyku çok azdır. Sekiz saatlik sağlıklı uykuda iki saatten fazla değildir. Fakat sadece bu iki saat yeniden yaşam enerjisini tazeler. Eğer iki saat rüyasız derin uyku alırsan sabahleyin yeni, taze, canlı olursun. Hayat yeniden heyecana sahiptir, yeni gün bir armağan gibi gelir. Her şey yeni gelir çünkü sen yenisin. Ve her şey güzel gelir çünkü sen güzel bir haldesin.

Bu derin uykuya daldığın iki saatte —Patanjali (ve yoganın) sushupti dediği rüyasız uyku— ne olmuştur? Ego kayboldu. Ve egonun kaybolması seni yeniden canlandırdı, yeniden tazeledi. Egonun kaybolmasıyla, derin bilinçsizliğin içinde bile olsan Tanrı’nın tadına baktın. Patanjali sushupti, rüyasız uyku ile samadhi, budalığın değişmez hali arasında büyük bir fark yoktur der. Büyük bir fark olmasa da yine de bir fark vardır. Bu fark bilinçliliktir. Rüyasız uykuda sen bilinçsizsin, samadhi’de sen bilinçlisin fakat ikisi aynı haldir. Sen Tanrıya gidersin, sen evrensel merkeze gidersin. Sen çeperden kaybolur ve merkeze gidersin. Ve sadece merkezle bu temas seni yeniden canlandırır.

Ego bir kurmaca olduğu için arada bir kaybolur. En uzun zaman rüyasız uykudadır. O nedenle uykuya çok değer ver; onu hiçbir şekilde kaçırma.

en büyük ikinci egoism sekstir ve din tarafından baskı altına alınmıştır.

En büyük ikinci egosuzluk deneyimi sekstir. Bu din adamları tarafından mahvedilmiştir; onlar onu ayıplamıştır. Bu yüzden artık o, çok da müthiş bir deneyim değildir. Bu kadar uzun süredir böylesi bir ayıplama insanların zihinlerini şartlandırmıştır. Sevişirken dahi onlar içten içe yanlış bir şey yaptıklarını biliyorlar. Suçluluk bir yerlerde pusuda yatıyor. Ve bu en modern, en çağdaş hatta en genç kuşakta bile böyledir.

Yüzeyde sen topluma başkaldırmış olabilirsin, yüzeyde artık sen uyumlu olmayabilirsin. Fakat bazı şeyler çok derine inmiştir; bunun yüzeyde başkaldırmış olmakla bir alakası yoktur. Saçını uzatabilirsin, bunun pek bir faydası olmayacaktır. Bir hippi olup yıkanmaya bir son verebilirsin, bunun bir faydası olmayacak. Aklına gelebilecek ve hayal edebileceğin her şekilde kendini toplumdan kopartabilirsin fakat bunun gerçekte bir faydası olmaz çünkü bazı şeyler çok çok derine inmiştir. Ve bunların hepsi çok yüzeysel ölçütlerdir.

Binlerce yıldır bize seksin en büyük günah olduğu söylenmiştir. O bizim kanımızın, kemiğimizin ve iliğimizin bir parçası haline gelmiştir. Bu nedenle bilinçli olarak onda yanlış hiçbir şey olmadığını bilsen bile bilinçaltı seni korkar halde, biraz mesafeli ve suçluluk duyguları içerisinde tutar. Ve sen onun içine tam olarak giremezsin.

Şayet sevişmenin içine bütünüyle girebilirsen ego ortadan kalkar. Çünkü en yüksek zirvede, sevişmenin en yüksek doruğunda sen saf enerjisindir. Zihin iş göremez. O öylesine büyük bir enerji yükselmesidir ki zihin kendini kaybeder, o şimdi ne yapacağını bilemez. O normal durumlarda mükemmel bir şekilde işlevini sürdürmeye devam edebilir fakat ne zaman çok yeni ve çok yaşamsal bir şey olursa durur. Ve seks en yaşamsal şeydir.

Şayet sen sevişmenin içerisine derinlemesine girebilirsen ego ortadan kaybolur. Sevişmenin güzelliği budur, bu Tanrı’yı anlık olarak fark etmenin diğer bir kaynağıdır; tıpkı derin uykudaki gibidir fakat çok daha değerlidir çünkü derin uykuda bilinçsiz olacaksın. Sevişmede bilinçli olacaksın; bilinçli ama yine de zihinsiz.

Böylelikle Tantra’nın muazzam bilimi mümkün hale gelir. Patanjali ve yoga derin uyku çizgisi üzerinde çalışmıştır; onlar derin uykuyu bilinçli bir hale dönüştürme yolunu seçmiştir. Böylelikle sen kim olduğunu bilirsin, böylelikle sen merkezde ne olduğunu bilirsin. Tantra sevişmeyi Tanrıya doğru açılan bir pencere olarak seçmiştir.

Yoganın yolu çok uzundur çünkü bilinçaltı uykuyu bilince dönüştürmek çok çetindir; o pek çok hayat sürebilir…

Fakat Tantra çok daha kısa, en kısa ve aynı zamanda çok çok daha zevkli olan yolu seçmiştir. Sevişmek pencereyi açabilir. Yapılması gereken tek şey din adamlarının senin içine yerleştirmiş olduğu şartlandırmaları söküp atmaktır. Din adamları senin içine bu koşullanmaları yerleştirmiştir böylelikle onlar seninle Tanrı arasındaki arabulucu ve temsilci haline gelebilirler, böylelikle senin doğrudan temasın kesilmiştir. Doğal olarak seni temasa geçirecek başka birisine ihtiyaç duyarsın. Ve din adamı güçlenir. Ve din adamı çağlar boyunca güçlü olmuştur.

Kim seni güç ile, gerçek güç ile temasa geçirebilirse kudretli hale gelecektir. Tanrı gerçek güçtür, tüm güçlerin kaynağıdır. Din adamları çağlar boyunca çok güçlü olarak kalmışlardır; krallardan daha güçlüdürler. Artık bilim adamı din adamının yerini almıştır. Çünkü artık o, doğada saklı kalmış güçlerin kapılarını açmayı biliyor. Din adamı seni Tanrı ile temasa geçirmeyi biliyordu, bilim adamı seni doğa ile temasa geçirmeyi biliyor. Ancak din adamı öncelikle senin temasını kesmek zorundadır ki bu sayede seninle Tanrı arasında özel bir hat olmasın. O senin içindeki kaynakları mahvetmiştir, onları zehirlemiştir. O çok güçlü hale gelmiştir. Fakat tüm insanlık sevgisiz, ruhsuz, suçluluk duyguları ile dolu hale gelmiştir.

Bu suçluluk duygusundan bütünüyle vazgeçmelisin. Sevişirken aklına duayı, meditasyonu, Tanrı’yı getir. Sevişirken tütsüler yak, ilahiler söyle, dans et, şarkılar söyle. Yatak odan bir tapınak, kutsal bir saray olsun. Ve sevişmek acele ile yapılan bir şey olmamalı. Onun derinine in; mümkün olduğunca zarif ve yavaş bir şekilde onun tadını çıkart. Ve şaşıracaksın; anahtara sahipsin. Tanrı seni anahtarsız göndermemişti. Fakat bu anahtarlar kullanılmak zorunda, anahtarı kilide sokman ve çevirmen gerekir.

Sevgi egonun kaybolduğu ve senin bilinçli, tamamıyla bilinçli olduğun, nabzının attığı, titreştiği en yüksek potansiyele sahip olan diğer olgudur. Sen artık bir birey değilsin, sen bütünün enerjisinin içinde kayboldun.

Sonra, yavaş yavaş bunun yaşam tarzın olmasına izin ver. Sevginin doruğunda olan şeyin senin disiplinin haline gelmesi gerekir; sadece bir deneyim değil bir disiplin. O zaman ne yaparsan yap ve nereye yürürsen yürü…sabahın erken saatlerinde güneş doğarken aynı duyguya sahip ol, varoluşla aynı şekilde kaynaş. Toprağın üzerinde uzanırken yıldızlarla dolu gökyüzü yine aynı bütünleşmeye sahiptir. Toprağın üzerinde yatarken yeryüzü ile bir hisset. Yavaş yavaş sevişmek sana varoluşun kendisine nasıl âşık olunacağının ipuçlarını vermelidir. Ve o zaman ego bir kurmaca olarak tanınır, bir kurmaca olarak kullanılır. Ve şayet onu bir kurmaca olarak kullanırsan bir tehlike yoktur.

Egonun kendiliğinden kayıp gittiği birkaç an daha vardır. Büyük tehlike anlarında: Araba kullanıyorsun ve ansızın bir kazanın olacağını görüyorsun. Arabanın kontrolünü kaybettin ve kurtulacağın bir olasılık gözükmüyor. Ağaca ya da gelmekte olan kamyona çarpacaksın ya da nehre uçacaksın, bu kesinlikle böyle olacak. Böyle anlarda ego ansızın kaybolacaktır.

Bu yüzden tehlikeli durumlara yönelmenin çok büyük cazibesi vardır. İnsanlar Everest’e tırmanır. Onlar bunu anlamış olsa da olmasa da bu derin bir meditasyondur. Dağcılık çok önemlidir. Dağlara tırmanmak tehlikelidir; ne kadar tehlikeli ise o kadar güzeldir. Egosuzluğun anlık tecrübelerini muhteşem bir şekilde yaşayacaksın. Ne zaman tehlike çok yakınsa zihin durur. Zihin sadece sen tehlikede değilken düşünebilir; onun tehlike halinde söyleyecek hiçbir şeyi yoktur. Tehlike seni anın içinde tutar. Ve anın içindeki bu kendiliğindenlikte ansızın sen ego olmadığını bilirsin.

Veya —bu farklı insanlar içindir çünkü insanlar farklıdır— şayet senin estetik bir kaygın varsa o zaman güzellik kapıları açacaktır. Sadece güzel bir kadının yahut güzel bir erkeğin yanından geçtiğini görmek, sadece tek bir güzellik parıltısı ve ansızın ego kaybolur. Sen kendinden geçersin.

Yahut su birikintisinde bir nilüfer görmek veya bir gün batımı ya da kanatlanmış bir kuş görmek; içsel duyarlılığını tetikleyen herhangi bir şey, o kadar derinlemesine seni bir anlığına ele geçiren bir şey ki kendini unutursun, hem varsın hem de yoksun, kendinden vazgeçersin: O zaman da ego kayıp gider. O bir kurmacadır; onu taşımak zorundasın. Onu bir anlığına unutursan kayıp gider.

Ve onun kayıp gittiği ve hakiki olanın ve gerçeğin anlık deneyimlerine sahip olduğun bazı anlar olması iyi bir şeydir. Bu anlık tecrübeler sebebi ile din henüz ölmemiştir. Bunun nedeni din adamları değildir. Onlar onu öldürmek için her şeyi yapmışlardır. Bunun sebebi kiliseye ve camiye ve tapınağa giden sözde dindarlar değildir. Onlar dindar bile değillerdir, onlar öyleşmiş gibi yaparlar.

Din, az ya da çok herkesin başına gelen bu birkaç an yüzünden ölmemiştir. Onların daha çok farkına var, bu anların ruhunu daha çok özümse, bu anlara daha çok izin ver, bu anların daha çok gerçekleşmesi için alan yarat. Tanrı’yı aramanın hakiki yolu budur. Egonun içinde olmamak Tanrı’nın içinde olmaktır.

Senin içinde üç tane sen var: Birinci sen kişiliktir. Kişilik (personality) sözcüğü Yunanca ‘persona’ kökünden gelir. Antik Yunan tiyatrosunda maske kullanırlardı ve ses maskeden gelirdi. ‘Sona’ ses, insan sesi anlamına gelir ve ‘per’ maskenin içinden demektir. Gerçek yüzü, gerçek aktörü tanımıyorsun. Bir maske var ve maskenin içinden ses geliyor. Maskeden geliyor gibi gözükür ve sen gerçek yüzü tanımıyorsun. Kişilik (personality) güzel bir sözcüktür, o Yunan tiyatrosundan gelir.

Ve olan şey budur. Yunan tiyatrosunda sadece bir tane maskeleri vardı. Senin ise tıpkı bir soğanın katmanları gibi maskelerinin üzerinde pek çok maskelerin vardır. Bir maskeni kenara koysan başka bir tanesi vardır, onu da kaldırsan diğeri vardır. Ve sen kazımaya ve kazımaya devam edebilirsin. Ve kaç tane yüz taşıdığını bilmek seni şaşırtacaktır. Kaç tane! Hayatlardır onları topluyorsun. Ve onların hepsi kullanışlıdır çünkü pek çok kez değiştirmen gerekir.

Hizmetçinle konuşuyorsun, patronunla konuşurken sahip olduğun yüzü taşıyamazsın. Ve her ikisi de aynı odada olabilir: Hizmetçiye baktığında bir maskeyi kullanmak zorundasın. Ve patronuna baktığında ise başka bir maskeyi kullanmak zorundasın. Sen sürekli değişirsin. Bu neredeyse otomatik hale gelmiştir: Senin değiştirmene gerek yok kendiliğinden değişir. Patrona bakarsın ve gülümsersin. Ve hizmetçiye bakarsın ve gülümseme kaybolur ve sen sertsin; patronunun sana olduğu kadar sertsin. O kendi patronuna baktığında gülümser.

Tek bir anda yüzünü pek çok kez değiştiriyor olabilirsin. Kişi kaç tane yüzü olduğunu bilmek için çok çok uyanık olmalıdır. Sayısız. Sayılamazlar.

Bu birinci sensin, sahte sen ya da ona ego de. O sana toplum tarafından verilmiştir, o sana toplumun bir armağanıdır; politikacının ve din adamının ve ebeveynin ve pedagogun. Onlar sana hayatını yumuşatmak için pek çok yüz vermiştir. Onlar senin hakikatini senden almıştır, onun yerine sana sahtesini vermiştir. Ve bu sahte yüzler nedeniyle sen kim olduğunu bilmiyorsun. Sen bilemezsin çünkü yüzler o kadar hızla değişiyor ve o kadar çoklar ki sen kendine güvenemezsin. Sen tam olarak hangi yüzün senin olduğunu bilmiyorsun. Aslında bu yüzlerin hiçbirisi sen değilsin.

Ve Zen insanları der ki, “Kendi orijinal yüzünü bilmediğin sürece Buda’nın ne olduğunu bilemeyeceksin. ” Çünkü Buda senin orijinal yüzündür.

Sen bir Buda olarak doğdun ve sen bir yalanı yaşıyorsun.

Bu toplumsal armağan bırakılmalıdır. Sannyas‘ın, kendini manevi bir yola adamanın anlamı budur. Sen bir Hıristiyansın veya bir Hindusun veya bir Müslümansın, bu yüz bırakılmalıdır. Çünkü bu senin yüzün değildir; o sana başkaları tarafından verilmiştir, sen onun için koşullandırılmışsındır. Ve sana sorulmamıştır, senden bu istenmemiştir. Bu sana şiddetle, kaba kuvvetle dayatılmıştır.

Tüm anne babalar saldırgandır ve tüm eğitim sistemleri saldırgandır çünkü onlar seni dikkate almazlar. Onların değişmez doğru olarak kabul ettikleri fikirleri vardır, onlar zaten neyin doğru olduğunu biliyor. Ve onlar bu ‘doğru’yu sana yerleştirirler. Sen içinden kıvranırsın, çığlık atarsın ama sen çaresizsin. Bir çocuk son derece çaresiz ve kırılgandır, o herhangi bir şekilde kalıba dökülebilir. Ve toplumun yaptığı şey budur. Çocuk yeterince güçlenmeden önce o çoktan bin bir şekilde sakatlanmıştır. Felç olmuş, zehirlenmiştir.

Dindar olmak istediğin gün tüm dinlerden vazgeçmek zorunda kalacaksın. Tanrı ile ilişkiye geçmek istediğin gün Tanrı hakkındaki tüm ideolojilerden vazgeçmek zorunda kalacaksın. Kim olduğunu bilmek istediğin gün sana verilmiş olan tüm cevaplardan vazgeçmek zorunda kalacaksın. Ödünç alınmış her şey yakılmalıdır.

Bu nedenle Zen şu şekilde tanımlanmıştır: “İnsan kalbine doğrudan hitap etmek. Doğayı görmek ve Buda olmak. Harflere yaslanmamak, kutsal metinlerden ayrı, dışında bir iletişim şekli.”

Kutsal metinlerden ayrı, dışında bir iletişim şekli: Kuran bunu sana veremez, ne Dhammpada ne İncil ne Talmud ne de Gita verebilir. Hiçbir kutsal metin onu sana veremez. Ve şayet kutsal metne inanırsan hakikati ıskalamaya devam edeceksin.

Hakikat senin içinde; onunla orada karşılaşmak gerekir. “İnsan kalbine doğrudan hitap etmek. Doğayı görmek ve Buda olmak.” Hiçbir yere gitmene gerek yok. Ve nereye gidersen git aynı kalacaksın, o halde ne anlamı var? Himalayalara gidebilirsin, bu hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Seninle birlikte olan her şeyi taşıyacaksın. Sonradan olduğun her şeyi, yapıldığın her şeyi, tüm yapaylıklarını taşıyacaksın. Sentetik yüzlerin, ödünç alınmış bilgin, kutsal metinlerin içinde sana yapışık kalmaya devam edecek. Himalayalardaki bir mağaranın içinde otururken bile tek başına olmayacaksın. Öğretmenler etrafında olacak ve din adamları ve politikacılar ve anne babalar ve tüm toplum. Belki o görünür olmayacaktır fakat içinde seni kalabalıklaştırarak orada olacaktır. Ve sen bir Hıristiyan ya da bir Hindu ya da bir Müslüman olarak kalacaksın. Ve sen papağan gibi sözcükleri tekrar edip duracaksın. O değişmeyecek. O değişemez.

Nereye gidersen git kendin olarak kalacaksın. Cennette yahut Himalayalarda bile olsan başka türlü olamazsın. Dünya senin dışında değildir; dünya sensin. Bu yüzden nereye gidersen git beraberinde dünyanı da götürürsün.

Gerçek değişiklik mekânda olmamalı, gerçek değişiklik dışarıda olmamalı, gerçek değişiklik içsel olmalı ve gerçek değişiklik derken ne demek istiyorum? Kendini geliştirmen gerekli demiyorum çünkü gelişme yine bir yalandır.

Gelişme, kişiliğini cilalamaya devam edeceksin demektir. Onu son derece güzelleştirebilirsin; ancak hatırla o ne kadar güzel olursa o kadar tehlikelidir. Çünkü ondan vazgeçmek o kadar zor olacaktır.

Bu nedenle bazen bir günahkâr, bir aziz haline gelir. Fakat senin sözde saygıdeğer insanların asla öyle olamaz. Onlar olamazlar; onların öylesine değerli, öylesine süslenmiş, cilalanmış kişilikleri vardır ki ve onlar kişiliğe çok fazla yatırım yapmışlardır. Onların tüm yaşamı bir çeşit cilalamadır. Artık bu güzel kişilikleri bırakmak çok ağır bir bedeldir. Bir günahkâr ondan vazgeçebilir, onun buna yatırımı yoktur. Aslında o bundan bıkmıştır, o çok çirkindir. Fakat nasıl saygıdeğer bir kişi ondan kolaylıkla vazgeçsin? Bu ona gayet iyi hasılat bırakıyor, bu çok kârlı bir şeydi. Bu onu daha çok ve daha çok saygıdeğer hale sokuyor, o daha yükseğe ve daha yükseğe çıkıyor, o başarının zirvesine ulaşıyor. Onun bu başarı merdiveninde ilerlemesini durdurması çok zor. Bu sonu olmayan bir merdiven, sen sonsuza dek devam edebilirsin.

Birisi Henry Ford’a ölüm döşeğindeyken sormuştu—o halâ bazı yeni endüstriler, bazı yeni girişimler planlıyordu— birisi ona sordu, “Efendim ölüyorsunuz! Ve doktorlar birkaç günden fazla yaşayamayacağınızı söylüyor. Hatta onlar bundan bile emin değil; bugün ya da yarın ölebilirsiniz. Şimdi, neden? Ve siz bunu tüm hayatınız boyunca yapmıştınız. Ve sizin çok paranız var, harcayabileceğinizden çok, istediğiniz her şeyi yapabileceğinizden daha çok. Bu gereksiz bir para. Niçin girişimlerinizi sürekli çoğalttınız?” Bir anlığına Henry Ford planlamayı durdurmuş olmalı. Ve şöyle söylemiş, “Dinle. Duramam. Bu mümkün değil. Sadece ölüm beni durduracak, ben duramam. Canlıyken daha yüksek basamağa tırmanmaya devam edeceğim. Bunun anlamsız olduğunu biliyorum ama duramıyorum!”

Hayatta başarılı olduğun zaman durmak zordur. Zenginleşiyorken durmak zordur, meşhur oluyorken durmak zordur. Ne kadar rafine bir kişiliğin varsa, o sana, o kadar çok tutunur.

Bu yüzden sana kendini geliştirmen gerektiğini söylemiyorum. Buda’dan Hakuin’e kadar tüm büyük üstatlar; hiç kimse sana gelişmeni söylememiştir. Sözde ‘gelişim kitapları’ konusunda dikkatli ol. Amerikan piyasası böyle kitaplarla doludur. Dikkatli ol. Çünkü gelişmek seni hiçbir yere götürmeyecektir. Bu gelişmekle alakalı bir şey değildir; çünkü gelişmekle gelişecek olan şey bir yalandır. Kişilik gelişecektir —daha çok cilalanacaktır, daha zor fark edilir olacaktır, daha değerli olacaktır, daha kıymetli olacaktır— fakat bu dönüşüm değildir.

Dönüşüm kişiliği geliştirmekle değil, tamamıyla bırakmakla olur.

Yalan hakikat haline gelemez. Yalanı geliştirerek bir hakikate dönüştürmenin bir yolu yoktur. O yalan kalacaktır. O daha çok bir hakikat gibi gözükecektir ama bir yalan olarak kalacaktır. Ve ne kadar hakikat gibi gözükürse, onun cazibesine o kadar kapılacak, onun içine kök salacaksın. Yalan o kadar çok hakikatmiş gibi gözükebilir ki onun bir yalan olduğu gerçeğini unutabilirsin.

Yalan sana şöyle der: Hakikati ara. Karakterini, kişiliğini geliştir. Hakikati ara, şu ol, bu ol. Yalan sana yeni programlar vermeye devam eder: Bunu yap ve her şey iyi olacak ve sonsuza dek mutlu olacaksın. Şunu yap, bunu yap. Bu başarısız mı oldu? Endişelenme, senin için başka planlarım var. Yalan sana planlar vermeye devam eder ve sen bu planlara uymaya devam edersin ve hayatını boşa harcarsın.

Aslında hakikat için arayış bile bir yalandan kaynaklanır. Bunu anlamak zor olacaktır fakat bu anlaşılmak zorundadır. Hakikat arayışı yalanın kendisinden kaynaklanır. Bu yalanın kendisini koruma yoludur; o sana hakikat arayışını bile sunar, şimdi sen kişiliğine nasıl öfkelenebilirsin? Ve sen nasıl onu bir yalan olarak adlandırabileceksin? O seni hakikat arayışına doğru iter, o seni zorlar, o seni buna sevk eder.

Fakat arayış uzaklaşmak demektir. Ve hakikat buradadır. Ve yalan seni oraya gitmen için itekler. Ve hakikat şimdidir. Ve yalansa ‘o zaman’ ve ‘orada’dır. Yalan her zaman için geçmişten yahut gelecekten konuşur, o asla şimdiki zamandan konuşmaz. Ve hakikat mevcuttur. Tam şu an! O şimdi buradadır…

Bu yüzden ilk ‘sen’ yalandır, eylemdir. Senin etrafını çevrelemiş olan sahte kişiliktir. Toplumsal yüz, sahtekârlık. O düzenbazdır. Toplum onu sana dayatmıştır ve sen onun bir işbirlikçisi haline gelmişsindir. Toplumsal yalanla yapmış olduğun işbirliğini bırakmak zorundasın. Çünkü sen sadece bütünüyle çıplak olduğunda kendinsindir. Tüm kıyafetler toplumsaldır. Kendin olduğunu zannettiğin tüm kimlikler ve tüm fikirler toplumsaldır; başkaları tarafından verilmiştir. Onların bu fikirleri sana vermek için kendi sebepleri vardır. Bu zor fark edilen bir sömürüdür.

Gerçek sömürü ekonomik ya da siyasi değildir, gerçek sömürü psikolojiktir. Bu yüzden bugüne kadar yapılan tüm devrimler başarısız olmuştur. Şimdiye kadar hiçbir devrim başarılı olmamıştır. Sebep? Çünkü onlar psikolojik olan en derindeki sömürüye bakmamışlardır. Onlar sürekli olarak yüzeysel şeyleri değiştirirler. Kapitalist bir toplum komünist hale gelir ama bu hiçbir değişiklik yaratmaz. Bir demokrasi diktatörlük haline gelir, diktatörlük olan bir toplum demokratik hale gelir, bu hiçbir fark yaratmaz. Bunlar sadece yüzeysel değişikliklerdir, badana gibidir. Ardındaki yapı aynı kalır.

Psikolojik sömürü nedir? Psikolojik sömürü hiç kimsenin kendisi olmasına izin verilmemesidir. Hiç kimsenin kendisi olarak kabul edilmemesidir. Hiç kimseye saygı duyulmamasıdır. Onlara kendileri olarak saygı duymazsan insanlara nasıl saygı duyacaksın. Şayet onlara bazı şeyleri dayatıyorsan ve sonra saygı duyuyorsan, sen kendi dayatmalarına saygı duyarsın. Sen onlara kendileri olarak saygı duymuyorsun, onların çıplaklığına saygı duymuyorsun. Onların doğallığına saygı duymuyorsun, onların içinden gelenlere saygı duymuyorsun, onların gerçek gülümsemelerine ve gerçek gözyaşlarına saygı duymuyorsun. Sen sadece sahteliğe, eylemlere, gösterişe saygı duyuyorsun. Sen onların eylemlerine saygı duyuyorsun.

Bu sen-1 bütünüyle bırakılmalıdır. Freud, insanlığa kişiliğin, bilinçli zihnin sahteliğinin farkında olması için çok yardımda bulunmuştur. Onun devrimi Marks’ın devriminden çok daha fazla derindir, onun devrimi herhangi başka bir devrimden çok daha derindir. Her ne kadar o yeterince ileri gitmese de derine iner.

O ikinci sene, sen-2’ye ulaşır. Bu bastırılmış sendir, içgüdüsel sen, bilinçsiz sen. Bu toplumun izin vermediği her şeydir, bu toplumun varlığının içinde kalması için zorladığı ve oraya kilitlediği her şeydir. O sadece rüyalarında gelir, o sadece metaforlarda gelir, o sadece sarhoş olduğunda gelir, o sadece artık kontrolünü yitirdiğinde gelir. Bunun dışında o, senden çok uzakta kalır. Ve o daha hakikidir, o sahte değildir.

Freud insanın bunun farkında olması için çok şey yapmıştır. Hümanist psikoloji akımı ve özellikle de gelişim grupları, yüzleşme ve diğerleri senin içinde çığlık atmakta olan, bastırılmış olan, ezilmiş olan tüm şeylerin farkında olman için muazzam düzeyde yardımda bulunmuştur. Ve bu senin en yaşamsal parçandır. Bu senin gerçek hayatın, doğal hayatındır. Dinler onu senin hayvansı parçan olarak kötülemiştir, onlar onu günahların kaynağı olarak kötülemiştir. O günahın kaynağı değildir, o yaşamın kaynağıdır. Ve o bilinçten daha alt seviyede değildir. O bilinçten daha düşük seviyede değil fakat bilinçten daha derindedir.

Ve şayet o hayvansıysa bunda yanlış hiçbir şey yoktur. Hayvanlar güzeldir, ağaçlar da. Onlar hâlâ kendi mutlak basitlikleri içinde çıplak yaşarlar. Onlar henüz din adamları ve politikacılar tarafından mahvedilmemişlerdir. Onlar hâlâ Tanrının parçasıdır. Yalnızca insan yanlış yola sapmıştır. İnsan yeryüzündeki yegâne anormal hayvandır; aksi taktirde tüm hayvanlar basitçe normaldir. Bunun sonucu olarak da coşku, güzellik, sağlık. Bu yüzden canlılık. Görmedin mi? Bir kuş kanatlanmış uçarken hiç kıskanmadın mı? Hiç, bir geyiği ormanın içinde hızla koşarken görmedin mi? Canlılığı, enerjinin saf coşkusunu kıskanmadın mı?

Çocuklar: Hiç onları kıskanmadın mı? Belki de o kadar kıskançlık hissediyorsun ki bu yüzden çocuksu olmayı kötüleyip duruyorsun. Sürekli kötülüyorsun. Montague, “Çocukça davranma” yerine insanlara “Yetişkince davranma” demeye başlamalıyız derken haklıdır. O haklıdır, aynı fikirdeyim.

Bir çocuk güzeldir, yetişkin çirkinliktir. O artık bir akış değildir, o pek çok şekilde bloke olmuştur. O donmuştur, o cansızdır. Ve donuktur. O coşkuyu kaybetmiştir, o heyecanı kaybetmiştir, o sadece sürünmektedir. O sıkılmıştır, onda hiç gizem duygusu yoktur. O asla şaşırmış hissetmez, o hayret etmenin lisanını unutmuştur. Onda gizem kaybolmuştur. Onun açıklamaları vardır, gizem artık orada değildir. Bu nedenle o şiiri ve dansı ve tüm değerli olan şeyleri ve hayata anlam ve önem katan her şeyi, hayata tat veren her şeyi kaybetmiştir.

Bu ikinci ‘sen’ birincisinden çok daha değerlidir. Bu tüm dinlere karşı olduğum yerdir, tüm din adamlarına karşı olduğum yerdir çünkü onlar en yüzeysel olan birinciye yapışırlar. İkinciye git. Fakat ikinci son değildir; Freud’un eksik kaldığı yer burasıdır. Ve hümanist psikolojinin de eksik kaldığı yer budur; Freud’dan biraz daha derine iner yine de üçüncüyü bulmak için yeterince derine inmez.

Üçüncü bir ‘sen,’ sen-3 vardır. Sen-1’in ve sen-2’nin, her ikisinin ötesindeki gerçek sen, orijinal yüz. Aşkın olan. Budalık. O bölünmemiş saf bilinçliliktir.

Birinci sen toplumsaldır, ikinci sen doğaldır, üçüncü sen ilahidir. Ve hatırla, birinci kullanışlı değildir demiyorum. Şayet üçüncü varsa o zaman birinci güzel bir şekilde kullanılabilir. Eğer üçüncü varsa ikinci güzel bir şekilde kullanılabilir. Ancak sadece üçüncü varsa. Şayet merkez iyi bir şekilde iş görürse o zaman çeper de iyidir, o zaman dış çevre de iyidir. Fakat merkez olmadan sadece çerçeve bir çeşit ölüdür.

İnsanın başına gelen şey budur. Bu yüzden Batı’daki pek çok düşünür hayatın anlamsız olduğunu zanneder. Öyle değildir. Bunun nedeni sadece senin anlamın kaynaklandığı, ortaya çıktığı merkezinle teması kaybetmiş olmandır. Bu tıpkı bir ağacın kendi kökleri ile temasını yitirmiş olması gibidir. Artık hiç çiçek yeşermez. Artık yeşillik kaybolmaya başlar, yapraklar dökülür ve artık yeni yaprak gelmez. Ve özsuyu akmaz, gövde artık yoktur. Ağaç ölü hale gelir, ağaç ölüyor.

Ve ağaç felsefe yapmaya başlayabilir, ağaç varoluşçu, bir Sartre ya da başka birisi haline gelebilir ve ağaç hayatta çiçekler olmadığını söylemeye başlayabilir- Hayatta çiçekler olmadığını, güzel kokular olmadığını, artık kuşlar olmadığını söyleyebilir. Ve ağaç hatta bunun her zaman böyle olduğunu söyleyebilir ve eskilerin sadece çiçekler var diyerek kendilerini kandırdıklarını söyleyebilir. Onlar hayal kuruyordu. “Bu her zaman böyleydi, bahar asla gelmemiştir, insanlar yalnızca hayal kurmuştur. Bu Budalar, çiçeklerin açtığını ve çok büyük bir neşe olduğunu ve kuşların ve gün ışığının geldiğini sadece hayal ediyorlar ve kafalarında kuruyorlardı. Hiçbir şey yoktur. Her şey karanlıktır, her şey rastlantısaldır ve hiçbir anlam yoktur.” Ağaç bunu söyleyebilir.

Ve gerçek şey anlamın olmadığı, artık çiçeklerin olmadığı, çiçeklerin var olmadığı, hoş kokuların hayal ürünü olmadığı değil, ağacın sadece kökleri ile temasını yitirmiş olmasıdır.

Sen kendi Budalığının içinde kökleşmedikçe çiçek açmayacaksın. Şarkı söylemeyeceksin, kutlamanın ne olduğunu bilmeyeceksin. Ve sen kutlamayı bilmiyorsan Tanrıyı nereden bileceksin. Ve şayet sen dans etmeyi unutmuşsan, nasıl dua edeceksin. Şayet sen nasıl şarkı söyleneceğini ve nasıl sevileceğini unutmuşsan o zaman Tanrı ölüdür. Tanrı ölü değildir. Tanrı sadece senin içinde ölüdür, sadece senin içinde. Senin ağacın kurudur, gövde kaybolmuştur. Yeniden köklerini bulmak zorunda kalacaksın. Kökleri nerede bulmalı? Kökler şimdi ve burada bulunmalıdır.

Hakkında Ali Gülkanat

Biliyoruz ki; KELEBEK ETKİSİ: ”Ankara’da bir kelebeğin kanat çırpması, Diyarbakır’da da fırtına kopmasına neden olabilir. Farklı bir örnekle bu, bir kelebeğin kanat çırpması, ülkenin yarısını dolaşabilecek bir kasırganın oluşmasına neden olabilir.”

5 yorumlar

  1. Bilgi insanı şüpheden, iyilik acı çekmekten, kararlı olmak korkudan kurtarır. Konfüçyus