Cumartesi , Eylül 23 2017

Ego-1

Ego Nedir?

Ego senin gerçek özünün tam tersidir. Ego sen değilsin. Ego toplumun yaratmış olduğu ve senin bu sayede oyuncakla oynamaya devam edebildiğin ve asla gerçek şeyi sormadığın bir kandırmacadır. Bu yüzden ben egonu bırakmadığın sürece asla kendini bilemeyeceğin konusunda ısrar ediyorum.

Doğduğun zaman hakiki benliğine sahiptin. Sonra sahte bir benlik yaratmaya başladılar: Sen Hıristiyansın, sen Katoliksin, sen beyazsın, sen Almansın ve sen Tanrının seçilmiş ırkısın, senin dünyayı yönetmen lazım ve bunun gibi pek çok şey. Senin kim olduğunla ilgili sahte bir fikir yaratıyorlar. Sana bir isim veriyorlar ve bu ismin etrafında hırslar, şartlanmalar yaratıyorlar.

Ve yavaş yavaş —çünkü bu neredeyse hayatının üçte birini alır — yavaş yavaş onlar okul aracılığıyla, kilise, kolej, üniversite aracılığıyla egon üzerinde çalışırlar. Üniversiteden çıktığında masum varlığını tamamıyla unutmuş olursun. Artık senin altın madalyalı, birinci sınıf, üniversitenin en başarılısı olmuş çok büyük bir egon vardır. Artık sen dünyaya adım atmaya hazırsın.

Bu ego her türlü arzuya, hırsa sahiptir, her şeyin her zaman zirvesinde olmak ister. Sen bu ego tarafından kullanılıyorsun. Ve bu asla sana hakiki, gerçek benliğin hakkında en küçük bir ipucuna dahi izin vermez ve senin hayatın kendi hakikatinin içindedir. Bu yüzden bu ego sadece mutsuzluk, acı, kavga, hayal kırıklığı, delilik, intihar, cinayet; her türden suçu üretir.

Hakikati arayan birisi tam bu noktadan başlamalıdır: Ne zaman toplum tarafından bir şey olduğun söylenirse ondan kurtul. Kesinlikle sen o değilsin. Çünkü senin dışında hiç kimse senin kim olduğunu bilemez: Ne anne baban, ne öğretmenlerin, ne de din adamların. Senin dışında hiç kimse kendi varlığının mahremiyeti içine giremez. Bu yüzden seni hiç kimse tanımıyor; senin hakkında ne söylerlerse söylesinler hepsi yanlış.

Onu bir kenara fırlat. Tüm egoyu paramparça et. Egoyu yok ederek, kendi özünü keşfedeceksin. Ve bu keşif mümkün olan en muhteşem keşiftir çünkü o mutlak saadete doğru, sonsuz hayata doğru bütünüyle yeni, kutsal bir yolculuktur.

Seçebilirsin: Ya hayal kırıklığı, acı, mutsuzluk; o zaman egoya tutunmaya, onu beslemeye devam et. Yahut huzur, sükûnet, saadet. Fakat o zaman masumiyetini yeniden kazanmak zorundasın.

Çocuk Bir Ego İle Doğmaz

Çocuk bir ego ile doğmaz. Ego toplum, din, kültür tarafından öğretiliyor. Küçük bebekleri gözlemlemiş olmalısın: Onlar “Karnım aç” demezler. Şayet bebeğin adı Bob ise o, “Bob’un karnı aç, Bob tuvalete gitmek istiyor” der. Onun ‘ben’ duygusu yoktur. O kendisini de üçüncü şahıs olarak niteler. Bob insanların ona seslendikleri bir şeydir, bu yüzden o da kendisine Bob der. Ancak bir gün gelir…o büyüdükçe ona bunun doğru olmadığını öğretmeye başlarsın. “Bob başkalarının sana taktığı bir isimdir; kendine Bob demekten vazgeçmelisin. Sen ayrı bir kişiliksin, sen kendine ‘ben’ demeyi öğrenmek zorundasın.”

Bob’un ‘ben’ haline geldiği gün o, varlığının hakikatini yitirir. Ve yanılsamaların dipsiz karanlık kuyusuna düşer. Bir kez o, kendisine ‘ben’ dediğinde bütünüyle farklı bir enerji işlemeye başlar. Artık ‘ben’ gelişmek ister, o büyümek ister; o şunu ister, o bunu ister. O hiyerarşi dünyasında yükselmek ve yükselmek ister. O daha büyük bir tahakküm alanı ister.

Şayet birisinin senden daha büyük bir ‘ben’i varsa bu sende aşağılık kompleksi yaratır. Sen herkesten üstün, herkesten kutsal, herkesten büyük olmak için her türlü çabaya girişirsin. Artık tüm yaşamın —aslında hiç var olmayan— bir tek aptalca şeye adanmıştır. Sen bir hayalin peşindesin. Devam edip duracaksın, ‘ben’ini daha büyük ve daha büyük yapacaksın. Ve bu neredeyse tüm problemlerini yaratır.

Büyük İskender’in dahi çok büyük sorunları vardı. Onun içindeki ‘ben’ dünyanın fatihi olmak istedi. Ve o neredeyse tüm dünyayı fethetti. ‘Neredeyse’ dememin iki nedeni var. Onun zamanında dünyanın yarısı bilinmiyordu, Amerika bilinmiyordu. İkincisi ise o Hindistan’a girdi fakat Hindistan’ı fethedemedi; sınırdan geri dönmek zorunda kaldı.

O çok yaşlı değildi sadece otuz üç yaşındaydı. Ancak bu otuz üç yılda o yalnızca savaşıyor, savaşıyor, savaşıyordu. Hasta olmuştu, savaştan, öldürmekten, katliamdan, kandan sıkılmıştı. Eve dönüp dinlenmek istedi ve bu bile yerine getirilemedi. Atina’daki evine ulaşamadı. Atina’ya ulaşması beklenenden bir gün önce sadece bir gün önce öldü; Atina sadece yirmi dört saat uzaktaydı.

Fakat onun hayatının tüm deneyimi —zenginleşmek, büyümek, daha çok ve daha çok iktidar— ve aynı zamanda son derece çaresiz hissetmek, ölümünü yirmi dört saat dahi erteleyememek… Ve o, annesine dünyayı fethettikten sonra gelip tüm dünyayı onun ayaklarının önüne bir armağan olarak sunacağına dair söz vermişti.

Hiçbir oğul hiçbir anneye daha önce bunu yapmamıştı. Bu yüzden onun yapacağı şey kesinlikle bulunmaz bir şeydi.

Fakat o, en iyi doktorlarla çevrili olmasına rağmen çaresiz hissetti. “Hayatta kalamazsın. Bu yirmi dört saatlik yolculuk…öleceksin. Burada dinlenmen daha iyi, belki bir şansın olabilir. Fakat hareket etme. Dinlensen bile çok şansın olduğunu sanmıyoruz; ölmek üzeresin. Evine değil ölümüne; eve değil mezarına yaklaşıyorsun giderek.

Ve biz yardım edemeyiz. Hastalıkları iyileştirebiliriz, ölümü iyileştiremeyiz. Ve bu bir hastalık değil. Sen neredeyse bitmiş bir kartuş gibisin. Otuz üç yılda tüm yaşam enerjini şu ülkeyle, bu ülkeyle savaşarak tüketmişsin. Hayatını tüketmişsin. Bu hastalık değil, bu sadece yaşam enerjinin tükenmiş olması ve o boşuna harcanmış” dediler.

İskender çok zeki bir adamdı. O büyük düşünür ve mantıkçı Aristo’nun öğrencisi idi; Aristo onun özel hocasıydı. O başkente ulaşmadan önce öldü. Ölümünden önce başkumandanına şöyle dedi: “Bu benim son arzum ve bu yerine getirilmek zorundadır.” Onun son arzusu neydi? Çok garip bir istekti. Onun istediği şey, “Tabutumu mezara taşırken iki elimi tabuttan dışarıya sarkar halde tutun.”

Başkumandan şöyle sordu, “Bu nasıl bir istek? Eller her zaman tabutun içinde tutulur. Bir tabutun eller dışarı sarkar halde mezara taşındığı duyulmuş şey değil.”

İskender, “Sana açıklayacak kadar çok nefesim yok ama kısaca söyleyeyim, dünyaya boş ellerle gittiğimi göstermek istiyorum. Giderek daha büyüdüğümü, daha zenginleştiğimi zannediyordum. Fakat aslında giderek daha çok yoksullaşıyordum. Doğduğumda hayata avuçlarımda bir şey tutuyormuşum gibi yumruklarım kapalı gelmişim. Şimdi ölüm anında yumruğum sıkılı gidemiyorum” dedi.

Yumruğunu sıkılı tutmak için hayata, biraz enerjiye ihtiyacın vardır. Hiçbir ölü insan yumruğunu sıkılı tutamamıştır. Onları kim sıkacak? Ölü bir insan artık orada değildir, tüm enerji gitmiştir; eller kendiliğinden açılır.

“Herkesin Büyük İskender’in ellerinin boş olarak, sadece bir dilenci olarak öldüğünü bilmesini sağlayın.”

Fakat ben hiç kimsenin bu boş ellerden bir şey öğrendiğini görmüyorum çünkü İskender’den sonra insanlar aynı şeyi başka şekillerde yapmaya devam ettiler.

İnsanın egosu onun tüm problemlerinin, tüm savaşlarının, tüm çatışmalarının, tüm kıskançlıklarının, korkusunun, depresyonunun kaynağıdır. Kişinin kendisini bir başarısızlık olarak hissetmesi, sürekli olarak başkaları ile kıyaslaması herkesi incitir. Ve çok derin bir şekilde incitir çünkü sen her şeye sahip olamazsın.

Birisi senden daha güzeldir, bu incitir; birisi senden daha çok paraya sahiptir bu incitir; birisi senden daha bilgilidir, bu incitir. Seni incitecek milyonlarca şey vardır. Ama sen seni incitenin bu şeyler olmadığını bilmiyorsun çünkü onlar beni incitmiyor. Onlar seni egon yüzünden incitiyor.

Ego, kendisinin insan yapımı olduğunu, toplum tarafından seni gölgelerin peşinden koşturmak, onları takip ettirmek için yaratılmış yapay bir araç olduğunu gayet iyi bilerek sürekli korkudan titrer.

Egonun bu; yükseğe ve daha yükseğe erişme oyunu politikadır.

Ego ve onun oyunları…evlilik onun oyunudur, para onun oyunudur, güç onun oyunudur. Tüm oyunlar egonun oyunudur. Toplum şu ana kadar oyunlar oynar halde kalmıştır; bu dünyanın her tarafında sürekli devam eden bir olimpiyattır. Herkes yukarıya doğru mücadele ediyor ve diğer herkes onu bacaklarından aşağı çekiyor çünkü Everest’in zirvesinde hepinizin duracağı kadar yer yok.

Bu ölümüne bir rekabet. Ve bu senin için o kadar önemli hale gelir ki egonun senin içine toplum tarafından, öğretmenler tarafından yerleştirildiğini tamamen unutursun. Anaokulundan üniversiteye kadar onlar ne yapar: Egonu güçlendirirler. Daha çok ve daha çok unvanlar ismine eklenmeye devam eder ve sen daha büyük ve daha büyük ve daha büyük hissetmeye başlarsın.

Ego senin hakikat olarak kabul ettiğin en büyük yalandır. Ancak menfaat grupları son derece onun yanındadır çünkü şayet herkes egosuzluğun farkına varırsa dünyanın her yerinde sürmekte olan bu olimpiyatlar basitçe duracaktır. Hiç kimse Everest’e tırmanmak istemeyecektir, onlar nerede olurlarsa olsunlar tadını çıkaracaklardır. Onlar zevk alacaklardır.

Ego seni beklemede tutar: Yarın başarılı olduğunda keyif alacaksın. Bugün tabii ki acı çekmek zorundasın, fedakârlık yapmak zorundasın. Eğer başarılı olmak istiyorsan bugünü feda etmek zorundasın. Başarıyı hak etmelisin ve bunun için sen her türlü jimnastiği yapıyorsun. Ve bunun için sadece birazcık acı çekmen yeterli ve sonra kutlama olacak. Fakat bu yarın asla gelmez. O asla gelmemiştir.

Yarın sadece, asla gelmeyen demektir. O yaşamayı ertelemektir. O seni acı çeker halde tutmak için güzel bir stratejidir.

Ego şimdiki zamanda keyif alamaz. O şimdiki zamanda var olamaz; o yalnızca —var olmayan— gelecek zamanda, geçmişte var olabilir. Geçmiş artık yoktur, gelecek henüz gerçekleşmemiştir; her ikisi de yoktur. Ego sadece var olmayan ile var olabilir. Çünkü onun kendi varlığı mevcut değildir.

Şimdiki zamanda, anın saflığında, içinde hiç ego bulamayacaksın; sadece sessiz bir mutluluk, sessiz ve saf hiçlik.

Ayrı bir merkez fikri egonun kökenidir. Bir çocuk doğduğunda kendisine ait bir merkezi olmadan gelir. Annesinin rahminde dokuz ay boyunca o, annesinin merkezini kendi merkezi olarak yaşar; o ayrı değildir. Sonra o doğar. Ondan sonra kişinin ayrı bir merkez olarak kendisini düşünmesi faydalı bir şeydir; aksi taktirde hayat çok zorlaşacak, neredeyse imkânsız olacaktır.

Hayatta kalmak ve yaşam mücadelesinde ayakta kalmak için herkesin kim olduğuna ilişkin belli bir fikre sahip olmaya ihtiyacı vardır. Ve hiç kimsenin hiçbir fikri yoktur. Aslında hiç kimse hiçbir zaman herhangi bir fikre sahip olamaz çünkü özünün en derininde sen bir gizemsin. Onun hakkında bir fikrin olamaz. Özünün en derininde sen bir birey değilsin, sen evrenselsin.

Bu nedenle eğer Budaya, “Sen kimsin?” diye sorarsan sessiz kalır. Onu yanıtlamaz. Bunu yapamaz çünkü artık o ayrı değildir. O bütündür. Ancak günlük hayatta Buda bile ‘ben’ sözcüğünü kullanmak zorundadır. Susarsa, “Susadım, Ananda bana biraz su getir, ben susadım” demek zorundadır. Bu yüzden o, eskiden anlamlı olan ‘ben’ sözcüğünü kullanmaya devam eder. O çok anlamlıdır; bir kurmaca bile olsa o hâlâ anlamlıdır. Fakat pek çok kurmaca anlamlıdır.

Örneğin senin bir ismin var, bu bir kurmacadır. Sen bir ismin olmadan geldin, beraberinde bir isim getirmedin, isim sana verildi. Ondan sonra devamlı tekrar ile onunla özdeşleşmeye başladın. Fakat o bir kurmacadır.

Fakat ben o bir kurmacadır dediğimde onun gereksiz olduğunu söylemek istemiyorum. O gerekli bir kurmacadır, o kullanışlıdır. Aksi taktirde insanlara nasıl hitap edeceksin. Birisine bir mektup yazmak istersen kime yazacaksın.

Bir seferinde küçük bir çocuk Tanrıya bir mektup yazmıştı. Annesi hastaydı ve babası ölmüştü ve hiç paraları yoktu. Bu yüzden o da Tanrı’dan elli rupi istemişti.

Mektup postaneye ulaştığında ne yapacaklarını şaşırdılar; bunu kime göndereceklerdi? Nereye göndereceklerdi? O sadece Tanrıya gönderilmişti. Bu yüzden açtılar. Çocuk için çok üzüldüler ve biraz para toplayıp ona gönderdiler. Onlar biraz para toplamışlardı; çocuk elli rupi istemişti ama onlar sadece kırk toplayabilmişlerdi.

Yine Tanrıya gönderilmiş olan diğer mektup geldi ve çocuk şöyle yazmıştı: “Sevgili Efendim, lütfen bir dahaki sefere para gönderdiğinde bana doğrudan gönder, postane aracılığıyla gönderme. Onlar kendi komisyonlarını, on rupiyi almışlar.”

Şayet hiç kimsenin ismi olmazsa çok zor olacaktır. Her ne kadar gerçekte hiç kimsenin bir ismi olmasa da hâlâ o güzel bir kurmacadır, faydalıdır, isimler başkalarının sana hitap etmesi için gereklidir, ‘ben’ kendini isimlendirmek için gereklidir. Ama o sadece bir kurgudur. Eğer kendi derinine inersen ismin kaybolduğunu, ‘ben’ fikrinin kaybolduğunu göreceksin; orada sadece salt bir oluş, varlık, öz kalır.

Ve bu öz ayrı değildir, o senin ve benim değildir; bu öz her şeyin özüdür. Kayalar, nehirler, dağlar, ağaçlar hepsi içindedir. O her şeyi içerir, o hiçbir şeyi dışarıda bırakmaz. Tüm geçmiş, tüm gelecek, bu muazzam evren, her şey onun içerisindedir. Kendi içinde ne kadar derine inersen, kişilerin var olmadığını, bireylerin var olmadığını o kadar çok göreceksin. O zaman var olan şey saf bir evrenselliktir. Yüzeyde bizim isimlerimiz, egolarımız, kimliklerimiz var. Yüzeyden merkeze doğru sıçradığımızda tüm bu kimlikler yok olur.

Ego kullanışlı bir kurmacadır. Onu kullan fakat onun seni kandırmasına izin verme.

Hakkında Ali Gülkanat

Biliyoruz ki; KELEBEK ETKİSİ: ”Ankara’da bir kelebeğin kanat çırpması, Diyarbakır’da da fırtına kopmasına neden olabilir. Farklı bir örnekle bu, bir kelebeğin kanat çırpması, ülkenin yarısını dolaşabilecek bir kasırganın oluşmasına neden olabilir.”

13 yorumlar

  1. İstikrarlı bir şekilde kilo vermek için, zihninizi metabolizmanızı hızlandırmak üzere eğitir.