Ana Sayfa / Kişisel Gelişim / Bilinç ve Bilinçaltı / Bilinçaltı Ve Bilindışı

Bilinçaltı Ve Bilindışı

bilinç ve bilinçdışı
Bilimsel Gelişimi…
Öznenin bilincinde olmadığı ama davranışını etkileyen  ruhsal duruma bilinçaltı denir. Ya da bilinçten kaçan ruhsal olguların tümü olarak tanımlanır. Bilinçli olarak saniyede en fazla 40 bit’lik bilgiyi algılarız, geri kalanı çok daha fazladır ve bilinçaltına gider. Giden bu bilgiler, bilince emir olarak değil de fısıldama olarak yansır. Ayrıca, bilinçaltı kişilerarası ilişkiye de ciddi şekilde burnunu sokar.
Bilinçaltının etkisine yönelik düşünceler Platon’a kadar uzanmasına karşın, bu konudaki son düşünceler 17.yy’da olgunlaşmaya başlamıştır. Schopenhauer, bilinçaltı diye bir kavramdan ilk söz eden kişidir. Bilinçaltına gitmeksizin “bilincin bilinç olarak” anlaşılamayacağı sonucuna varmıştır. Daha sonra bu düşünceden esinlenen Freud, bilincin çoğu durumda eylemlerin ana kaynağı olamayacağını ve çoğu davranışta bilinçaltının etkisi olduğunu öne sürmüştür. Wilhelm Leibniz (1646-1716), tüm gerçekliğin bireysel elementleri olarak düşündüğü monadlar fiziksel olmayan atomlardı ve maddesel değillerdi. Monadlar genel olarak algıya benzetilebilirler ve bilinçaltı ile aynı türdendirler. Ruhsal ve zihinsel olayların anlaşırlılık veya bilinç dereceleri bakımından farklı olduklarına, tamamen bilinçaltı olandan en açık veya kesinlikle bilinçli olana dek sıralandığına inanmıştı. Bu nedenle bilincin daha küçük dereceleri minyon algılar, bunların bilinçli gerçekleşmesini tam algı olarak adlandırdı.
Johann Herbert (1776-1841) bilinçaltı görüşüne eşik kavramını getirdi. Eşiğin altındaki fikirler bilinçaltıdır. Bir fikir bilinç seviyesine yükseldiğinde, tamalgı oluşur. Herbert bunun da ötesine geçerek, bir fikrin bilince yükselebilmesi için daha önceden bilinçte var olan fikirlerle uyuşabilmesi gerektiğini öne sürmüştür. Bununla uyum içinde olmayan fikirler, aynı zamanda bilinçte barınamazlar. Bilinçaltına itilirler ve bastırılmış fikirleri oluştururlar.
Yukarıdan da anlaşılacağı üzere, bilinçaltı kavramı Freudçu bir buluş değildir ama bu kavrama önemini Freud kazandırmıştır. Freud ilk dönemde, ruhsal yapıyı üç sisteme ayırıyordu: bilinçdışı (altı), önbilinç ve bilinç. Soyut bir ayrım olan bu şemanın, anatomik yapı ile hiçbir ilişkisi yoktu. Ancak bu ifade bugün için tartışılabilir. Bilinçaltı limbik sistem anatomisine, bilinç beyin kabuğu ve talamus bağlantısına ve superego da önbeyin bölgesine yerleştirilebilir. Freud’a göre insanlık tarihinde, insan ego’suna yönelik üç ayrı şok olmuştur: ilki evrenin merkezinde olmadığımız, ikincisi evrim teorisi ve üçüncüsü de farkında olmadığımız bilinçaltı güçler tarafından kontrol edilmemizdir.
Freud'un Ego hakkındaki araştırmalarını gösteren şema Freud, buz dağından oluşan kişiliğin görünen küçük kısmına bilinç adını verir ve önemsizdir. Bu tüm kişiliğin görünen ama yüzeysel kısmını oluşturur. Geniş ve güçlü bilinçaltı (unconscious) tüm insan davranışlarının altındaki dürtüsel güçleri ve içgüdüleri kapsar. Freud bütün bunlara bir de bilinç öncesi (preconscious, foreconscious) kavramını ekler. Bilinçaltı ile bilinç öncesi arasında yer alır.
Bilinçaltından farklı olarak, bilinç öncesi aktif olarak bastırılmamıştır ve kolaylıkla bilince ulaşır, tüm belleği içerir ve tam bilincin kıyısındadır. Ancak buradaki bellek bilinçli değildir ve kişi istediğinde ona ulaşamaz. Freud’dan daha önce bilinçaltı kavramına karşılık gelen “id” kişiliğin en ilkel ve en az ulaşılabilir bölümüdür. İd’in güçlü etkileri arasında saldırganlık ve cinsellik içgüdüleri vardır. İd’de iyi, kötü ve ahlak kavramları yoktur. İd nesnel gerçekliğin şartlarını göz önüne almaksızın çabuk doyum arar. Doyum arama çabasından doğan gerilimin azaltılması ile ilgilenen id Freud’un haz ilkesi dediği ilkeye göre işler. Libido da id içerisinde yer alır. İd ile dış dünya arasında arabulucu olarak görev yapan ego bu ilişkiyi kolaylaştırır. Ego, id’in denetimsiz ve ısrarlı tutkularının tersine, makul ve mantık ile kabul edilen anlamları temsil eder. İd gerçeklikten habersiz önüne geleni ister, ego gerçeklikten haberdardır ve çevreyi dikkate alarak id’i yönetir. Ego, id’den bağımsız olarak var olamaz, gerçekte gücünü id’den alır. Ego id’i engellemek için değil id’e yardım için vardır. Sürekli id’i doyuma ulaştırmak için çabalar. Buna en güzel benzetme at ve binici örneğidir. Ego binici ve at id’dir. Superego ise öğrenilen bir bölümdür. Bu ahlaki kısıtlamaların hepsini, mükemmelliği temsil eder. Superego id’le çatışma içindedir. Superego, ego’dan farklı olarak id’in doyumunu engellemeye çalışır.
Önbilinç, birtakım dirençler aracılığı ile bastırılmışın bilinç düzeyine çıkmasını etkin olarak engeller. Bilinçaltı, bir sürü istekle doludur. Freud’a göre, Bu sistemde ne yadsıma, ne kuşkulanma, ne de kesinlik bakımından derecelenme vardır. Önbilinç sistemi, bir doyumun ertelenmesini sağlayan ikincil süreçlere boyun eğer. Bilinçaltı, zaman akışıyla değişikliğe uğramaz ya da dış gerçeklik diye bir şey tanımaz. Zamanı ve dış gerçekliği işin içine sokan, bilinç-önbilinç sistemidir. Bilinçaltının yalnızca haz ilkesine – hemen doyuma ulaşma – boyun eğmesine karşın, önbilinç-bilinç sistemi, gerçeklik ilkesi ile belirginleşir. Bu sistemle bir dürtünün doyumu ertelenebilir ve dış gerçekliği göz önüne alarak doyumu yerine getirebilir.
bilinç bilinçaltıCarl Jung (1875–1961), Freudian sistemin dışına çıkar ve kendi ekolunu yaratır. Bütüncük madde dışı yapı için psyche terimini kullanır. Jung psyche terimini üç seviyeden oluştuğu söylenen zihinle ilgili olarak kullanmıştır: bilinç, kişisel bilinçaltı ve kolektif bilinçaltı. Bilincin merkezinde, genellikle bizim kendimizi kavrayışımıza benzeyen, ego vardır. Bilinç, algıları ve anıları kapsar ve bizim çevremize uyum sağlayabilmemizi sağlar. Bilinçaltının yanında bilince ikinci derecede önem verir. Jung’a göre iki bilinçaltı seviyesi vardır. Bunlardan biri bilincin hemen altında bulunan ve bireye ait olan kişisel bilinçaltıdır (unsconscious). Kişisel bilinçaltı anılar, dürtüler, arzulardaki silik algılardan ve bireyin hayatında bastırılmış veya unutulmuş diğer deneyimlerden oluşur. Bu bölgedeki olaylar kolaylıkla bilince geri getirilebilirler. Kişisel bilinçaltındaki deneyimler gruplaşarak kompleksleri oluştururlar. Kişisel bilinçaltından daha aşağıda ve derinlerde ise kolektif bilinçaltı yer alır. Bu birey tarafından bilinmeyen, daha önceki tüm nesillerimizin evrimsel ve genetik birikimidir. Kişilikte en etkili güçtür.
Jung, kolektif bilinçaltındaki kalıtsal eğilimleri arşetipler ya da ilkörnekler olarak adlandırır. Arşetipler, benzer durumlarla karşılaşan ataları, benzer şekilde davranmaya hazırlayan zihinsel deneyimlerin daha önce var olan belirleyicileridir. Ortak sembollerimiz, ortak rüyalarımızın ve efsanelerimizin kaynağı olarak arşetipleri gösterir. Jung’un tanımladığı pek çok arşetip olmakla birlikte üçü daha baskın olarak karşımıza çıkar. 1.Persona: Kişiliğin en dıştaki tarafıdır. Başkaları ile ilişkiye geçtiğimizde giydiğimiz maskemizdir. Bu tiyatroda aldığımız role benzer. 2.Gölge arşetip: kişiliğimizin hayvan benzeri yanıdır. Ahlaksızlık, ihtiraslar ve hoş olmayan tüm arzuları içerir. 3.Benlik/kendilik (self, nefs): sistemdeki en önemli arşetiptir. Bilinçaltının tüm yönlerini dengeleyen ben, kişiliğin tüm yapısına birlik ve istikrar kazandırır. Kişinin tümünü temsil eden “Ben”dir.Yakın zamanda bilişsel psikolojinin gelişimi ile bilinçaltı durumuna olan ilgi arttı. Ancak bu bilinçaltı Freud ve Jung’un bilinçaltından biraz farklı kabul edilmektedir. Bu bastırılmış bilinçaltı düşüncelerin içine atıldığı bir çöp sepeti değildir. Bu bilinçaltı kavrayışı duygusal olmaktan ziyade gerçekçidir ve insan bilişinin bir uyarana tepki verme etkinliğindeki ilk aşamasında yer alır. Öğrenme ve bilgi işleme sürecinde önemli bir süreç olarak kabul edilir. Bu bilinçaltını, Freud’un habersiz ve bastırılmış bilinçaltından ayırt etmek için bazılarınca “bilinçli olmayan – nonconsciouness” terimi önerilmiştir. Zihinsel süreçlerimizin pek çoğunun bu seviyede işlediğine inanılmaktadır. Bu aşamadaki bilgi işleme, bilinçli duruma göre daha hızlı ve daha verimlidir.
Doç. Dr. Sultan Tarlacı tarafından yazıldı

Hakkında Ali Gülkanat

Biliyoruz ki; KELEBEK ETKİSİ: ”Ankara’da bir kelebeğin kanat çırpması, Diyarbakır’da da fırtına kopmasına neden olabilir. Farklı bir örnekle bu, bir kelebeğin kanat çırpması, ülkenin yarısını dolaşabilecek bir kasırganın oluşmasına neden olabilir.”

10 yorumlar

  1. Hayalini kurduğum yazarlık konusunda çok eksiklerim olduğuna inanıyorum. Dikkat eksikliği, odaklanamama, farklı olaylara ve kişilere takılma… ve bunun gibi nicesi!*